27 Ekim 2013 Pazar

Akp’den Demokrasi Beklemek!

Akp’den Demokrasi Beklemek!

Yandaş olmayan basına kapalı demokratikleşme paketi bize seviye atlatacak. Muhtemeldir ki pazartesi öğleden sonra daha demokratik bir ülkenin çok çok çok ileri demokratik haklara sahip vatandaşları olacağız!

Tabi yersen.

Hükümet kanadından basına ya da yandaşlarına sızdırılan en ufak bilgi yok. Sır gibi saklanan demokrasi paketi hepimizde merak uyandırdığı aşikâr. Bu nedenden dolayı da ekranların başına kilitlenmiş olacağız o dakikalarda. Son günlerde sadece alfabeye “x,w,q” harflerinin ekleneceği konuşulmuş bu dedikodu da ne yalanlanmış ve doğrulanmıştı.

Özellikle Bdp ve pkk kanadından Ekim öncesi demokrasi paketinin açıklanması yönünde tehditkâr ifadelerde de bulunulmuştu. Pkk’nın çekilme sürecini durdurması paketin açıklanmama ihtimaline bağlı olarak geri dönüş şeklinde pratiğe dönüşebileceği de belirtilmişti.

Başbakan Erdoğan’ın 28 Eylül Cumartesi günü bol milliyetçi söylemleri ve ardına eklediği “bunlar daha biz açıklarken eleştirmeye başlayacaklar” söylemi paket sonrası gelecek olası tepkileri beklediğini göstermektedir. Hatta ülkenin mevcut balans ayarını oynatacağı da olası öngörüdür.

Merakımızı yarın giderecek olan RTE, 11 yıllık iktidarı boyunca yaptıkları, kendinden olmayanlara karşı söylemleri ve eline yüzüne bulaştırdığı açılım süreci ile aslında ne kadar demokrat olduğunu bizlere fazlasıyla gösterdi.

Şehir meydanlarında çeviklerin, tomaların nöbet beklediği bir ülkenin vatandaşları olarak hala daha bu iktidardan demokrasi bekliyorsak vay halimize.
Can Poyraz / @canpoyraz / Yazı Tarihi: 29 Eylül 2013 Pazar

Paketten Faşist Mhp’li Başkan Çıktı

Paketten Faşist Mhp’li Başkan Çıktı

Ana dil tartışması uçsuz bucaksız bir okyanustur. Konuşulması, tartışılması gereken onlarca maddesi, irdelenmesi gereken onlarca yaşanmışlığına rağmen günümüz dünyasında özgürlük kavramının içerisindeki yeri bellidir.

Özgürlükler konusunda; içerisinden geldikleri hareketlerin sorunlarını çözebilmek için defalarca başka sorunları kullanan, kendisinden olmayanın özgürlüklerini kısıtlayan AKP hükümeti -her ne kadar beklentileri karşılamasa da- açıkladığı özgürlük paketi ile Türkçe dışındaki dillerin tabelalar ve billboardlarda kullanılmasını resmileştirdi.

Paketin en can alıcı noktasının dini inanışlar önündeki engellemelere gelecek olan hapis cezası olsa gerek. Özgürlükten çok nasıl muhafazakâr bir Türkiye yaratılır sorusunun yanıtıdır bu paket. Gayet tabi AKP’nin yıllardan beri uyguladığı popülist gündem ile ana gündemi gizleme tekniği bu paket için de geçerliydi. İrdelenmesi gereken daha ciddi detaylar varken andımız ve tabelaların eski dillerde yeniden yazılması halkın oyalanması gereken ufak pürüzler sadece. Yine de vatandaşların yurdun dört bir yanında andımız okuması, andımız dağıtıp, paylaşması demokratik protesto hakları gereği saygı duyulması gereken pratikler olsa da batıda yaşayıp doğuyu aşağılayan, yok sayan zihniyetin hortlamasını engelleyemedi.

Muğla'nın Fethiye İlçesinin Belediye Başkanı MHP'li Behçet Saatcı Türkçe ve Kürtçe kelimelerin yer aldığı Kurban Bayramı mesajını ilçenin billboardlarına astırıp Kürtçe tebrikten hemen sonra; “anlamadınız değil mi? Bu yüzden; Tek Millet, Tek Vatan, Tek Dil, Tek Bayrak, Tek Devlet” yazarak batının doğuyu yok sayan bakış açısının günümüzdeki örneği oldu.

Paketi çıkartan Akp’ye karşı Akp’li belediye meclis üyelerinin de imzalarının bulunduğu billboard’a öncülük eden Mhp’li Belediye Başkanı hakkında partisinin soruşturma başlattığı gelen son haberler arasında. Bu da Akp tabanı ile üst katmanı arasındaki uçurumu gözler önüne sermekte. İdeolojisi, felsefesi olmayan tek adam partisi tarihte yok olup gidecektir.

Akp’nin tutarsız politikaları yüzünden gün geçtikçe ayrışan halk, tahammülsüzlük ülkemizi içinden çıkılamaz bir duruma sürüklemeden herkes için demokrasi ve özgürlük isteyen bireylerin öne çıkması gerekmektedir.

Can Poyraz / @canpoyraz / Yazı Tarihi: 10 Ekim 2013 Perşembe

30 Mart 2013 Cumartesi

AKP’ye İsrail’den Gelen Destek

AKP’ye İsrail’den Gelen Destek

31 Mayıs 210 tarihinde İHH’na ait Mavi Marmara adlı insani yardım malzemesi taşıdığı iddia edilen gemi, Gazze’ye yakın uluslararası sularda İsrail Ordusunun gemiye düzenlediği baskın ve  baskın sırasında 9 Türk’ün öldürülmesi ile dünya ve ülke gündemine düşmüştü.

İsrail’in sert müdahalesi, ardından geçen günlerde sert tutumu ve Türk tarafının Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın katı söylemleri batılı çıkarları koruyan Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında müttefik olan iki ülke arasında ipleri germiş, belki de BOP’u kısa süreli bir ikinci yol haritasına sürükledi.
Aradan yıllar geçti. Mavi Marmara baskını BM gündemine kadar taşındı. Geçen süre zarfında ortaya çıkan gerçekler temel olarak; BM Genel Kurulunda Mavi Marmara raporunun gecikmesini Türk tarafının istediği ve Türkiye İsrail ilişkilerinin özür dilenene kadar Türk tarafınca dondurulması yönünde ikiye ayrılmıştı. Türk tarafı sadece şovenist bir söylem güttüğünü İsrail ile yapılan ve yürürlükte olan milyarlarca dolarlık anlaşmalarda ortaya koydu.

AKP Türkiyesi her ne kadar savaş çığırtkanlığı yapıp Suriye’ye olası bir askeri müdahale için zemin ve meşruiyet hazırlamaya çalışsa da bunda pek başarılı olamadı. Esad yıllardan beri Büyük Ortadoğu Projesi ile mücadele etmekte.

BOP sıkışmış bir vaziyette. Sürece müdahil olan BOP Eşbaşkanı Erdoğan’ın ülkesi her fırsatta koz olarak kullanılan Kürt sorununu çözmek için düğmeye hiç olmadığı kadar gözü kapalı bastı. 21 Mart 2013 Diyarbakır Nevruz’u ve orada okunan Öcalan mektubu girilen riski ortaya koymuştur. AKP BOP kazanımı için közü kapalı hareket etmektedir.

AKP’nin BOP için gözü kapalı tavizkar Kürt sorunu çözümünde Cumhuriyet tarihinde hiç olmayacak tepkileri önlemek için uluslararası camiadan desteğe ihtiyacı vardır. İşte o destek ABD Başkanı Obama’dan geldi. Obama Mavi Marmara baskını ile ilgili özrü İsrail Başbakanı’nın Erdoğan’a telefonda ilettiğini açıkladı. Böyle bir haberi Erdoğan’ın açıklayıp siyasi malzeme yapmaması beklenemezdi. İşte bu nedenledir ki Obama’nın bu açıklamayı hele ki Türkiye’nin içinde bulunduğu şu süreçte yapıyor olması oldukça manidardır.

Şimdi ise; AKP olası bir çok tepkiyi ve oy kaybını önleyecek propagandayı yapmaya başlayacak. Suriye’de sıkışan BOP’u İsrail ittifakı ile açmaya çalışacaktır. Ve ne yazık ki ana resmi göremeyen ufak ayrıntılarla dönemsel kararlara ve fikirlere sahip olan insanlar sayesinde başarmaya yakındır.

Önümüzdeki günler BOP sürecini her zamankinden daha fazla doğru okumayı ve bu bilinçle adımlarımızı atmamız gerekmektedir. Her ne olursa olsun Suriye’ye olası bir emperyalist güçlerce yapılacak askeri müdahaleye karşı çıkılmalıdır.

Can Poyraz / ulusalbakis.com / 22 Mart 2013

Çanakkale Geçilmedi, Düşman Sonradan Girdi

Çanakkale Geçilmedi, Düşman Sonradan Girdi

18 Mart 1915. Birleşik Filo’nun büyük yenilgiye uğratıldığı destanın tarihi.

Modernize düşmana karşı 15 yaşındaki delikanlıların, günde bir öğün yemek yiyebilen askerlerin, erzak sıkıntısı  yüzünden önce atını besleyen ardından atının artıklarından çıkarttıkları ile karnını doyuran fedakâr askerlerin cephelerde savaşmasıyla, kendinden kat be kat ağır top mermisini kaldırıp düşman gemisine saldıranların destanıdır.

Çanakkale geçilmedi 1915’de. Sonradan geldiler. İşgal ettiler vatanı. Cephede kazanamadıklarını masada kazanarak.

Tıpkı bugünkü gibi. Yıllardan beri süre gelen karşıdevrim meyvesini verdi.

Topraklarımız işgal altında!

Nato’ya girebilmek uğruna kendi evladını Kore’ye yolladılar. Üs olarak açtılar vatan topraklarını. Milli değerleri yok etmek için karaladılar. Üretime değil tüketime çevirdiler ekonomiyi. Sıfırdan kendi kendine yetebilen bir Cumhuriyet yaratılmıştı oysaki. Şimdi ise yettirmek için satan bir Cumhuriyet. Amerikan askerinin Irak’ta yaşattığı vahşete topraklarımızı açarak ortak olmak istediler. Suriye sınır topraklarımızı uzun yıllar boyunca kiralamak.

Ülkem; batılı çıkarları korumak için üsler, radar ve füze sistemleri barındırmakta. Bir nevi işgal altında. Teslim ediyoruz adım adım. Ama düşmanı da, yerli işbirlikçilerini de bozguna uğratacak gün bir kez daha gelecek. Ve işte o zaman geçmiş destanlarımız önderlik edecek bizlere.

Çanakkale; Vatanı uğruna geri dönmeyeceğini bilerek gittiği cephede sıkıntılara katlanmaktır, ülkemin şu anki durumunda utancımızı yüzümüze vuran acı gerçektir. Emperyalistlere indirilmiş koca bir balyozdur. Kardeşlik bilincinin vatan mücadelesinde birleşmiş pratiğidir. Ve Hiçbir zaman umudu yitirmeden mücadele etmektir.

Can Poyraz / ulusalbakis.com / 18 Mart 2013

24 Şubat 2013 Pazar

İsmet Yılmaz’ın Yeri

İsmet Yılmaz’ın Yeri

Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında işleyen süreç; dünyaya Arap Baharı adı altında Arapların diktatörlere karşı verdikleri hak arama mücadelesi olarak yutturulmaya çalışıldı. Libya’da açık açık ortaya çıkan batılı devletlerin petrol paylaşımı, Mısır’ın yeni bir diktatörle tanışması, ABD müttefiki ülkelerde çıkan isyanların kanlı müdahalelerle bastırıldıktan sonra Amerika’nın kınamaması bir çok gerçeği gözler önüne sermiştir.

Kademe kademe işleyen bu plan Suriye’ye geldiğinde öncekilerden daha fazla olaya müdahil olması düşünülen aktör; “ Ortadoğu’da egemenlik kurma hayali ile tatmin olacak insanları BOP’a eşbaşkanı”  ve onun Dışişleri Bakanı önceden planlandığı gibi “olası bir tehdide karşı” söylemi ile batılı devletlerin çıkarlarını korumak için Patriotları vatan topraklarımıza yerleştirmişlerdir.


Patriot skandalları kumandanın kimde olacağı, ve maliyetle sınırlı kalamayacak düzeyde olsa da Batılı çıkarları korumak için ülkemin parasının harcanıyor olması oldukça üzücü.

Milli Savunma Bakanımız İsmet Yılmaz Patriot füzelerinin yıllık maliyetinin 15 milyon lira olduğundan bahsetmiş ve sözlerini bir can bile yapılan tüm harcamalardan değerlidir diyerek noktalamış.

Bu açıklamayı yapanın unvanının başında milli yazsa da patriotlar ve hizmet ettikleri amaç unvanının başındaki milli ibaresini kaldırmamız gerektiği gerçeği ile yüzleştirdi bizleri.

Her ne kadar İsmet Yılmaz’ın yeri Ankara’da gözükse de olması gereken yer;  amacına hizmet ettiği Pentagon’dur.

Can Poyraz / ulusalbakis.com / 24 Şubat 2013

12 Ocak 2013 Cumartesi

Ülke Olarak Alışık Olmadığımız…

Ülke Olarak Alışık Olmadığımız…

Haber değeri taşımayan bir haber Kemal Kılıçdaroğlu’nun kardeşinin bir inşaatta bekçilik yapıyor olması.

Ülke olarak pek alışık olmadığımız bir manzara. Değil inşaatta çalışmak normal bir meslekte orta üstü bir maaşla çalışıyor olsa bile bizim için fazla siyasilerimizin birinci dereceden akrabalarının devlet çatısı altında çalışmıyor olmaları.

Bıraktım siyasi parti liderlerini, bakanları, müsteşarları sıradan bir vekilin, danışmanın bile akrabaları devleti sömürebiliyorken bu haber bana bize fazlasıyla büyük geldi.

Biz ki birinci, ikinci, üçüncü dereceden akrabaları devlete kapak attıran siyasilere alışmışken, Başbakan’ın oğlunun gemiciğini, Bakan oğullarının 500 dairesini, Cumhurbaşkanı oğlunun milyon liralık şirkete sahip olmasını ve nicelerini bilir ve doğal karşılarken Kemal Kılıçdaroğlu’nun kardeşinin inşaatta bekçilik yapıyor olmasını takdir etmeyiz elbet. Hatta bu gerçek çok çabuk unutulur gider.

Alın terinin kutsallığını siyasilerimiz için unutan bizler, Kemal KIlıçdaroğlu’nu kardeşine kol kanat germedi diye yadırgayıp; “ailesine bile faydası olmayan adamdan ülkeye mi fayda gelir” şeklinde yorumlayıp bir de yadırgarsak eğer şaşmamalı.

Haber değeri olmayan bir haberdi işte kardeş Kılıçdroğlu’nun inşaatta bekçi olarak çalışması.

Can Poyraz / kemalistgenclik.org / 10 Ocak 2013

Balyoz Saz Ekibi

Balyoz Saz Ekibi

Bu sorunun cevabı uzun uzun verilebilir, daha  doğrusu verilenlerden dinlenilebilir. Mustafa Balbay’ın Silivri’de  yazdığı kitaplardan öğrenilebilir.

2013 yılında, demokrasiyi geçip ileri demokrasiyi  yaşayan bir ülke olarak “yasaklı şarkılar” listesine sahip  olduğumuzu bilmiyorduk. Hele ki kısa bir süre öncesine kadar bağlama  dersi alması bile yasak olan Balyoz ve Ergenekon tutuklularına izin  çıkmış. Kendi paraları ile aldıkları bağlamalarla 3 ay sürecek  bir eğitim sırasında ve sonrasında çalınması ve söylenmesi yasak  olan şarkı listesi verilmiş ellerine.  Daha doğrusu çalınması  gereken liste. O listenin dışına çıkılmayacağı da belirtilmiş.  Hani yasak demenin y,a,s,a ve k harfleri ile yazılmayan şekli ile.

Suç delili sayılan şarkılar ve sanatçılar,  gruplar yıllardan beri alışık olduğumuz ayıplarımızdan. Demokrasinin  ileri safhasını bize yaşatan AKP dönemindeki uygulamaların zaman  zaman 12 Eylül dönemindekilerinden bile ağır ve adaletsiz olduğunu  her geçen gün farklı bir örnekle görmekteyiz.

Tek farkının seçilerek başa gelmeleri olduğu  gerçeği gibi.

Silivri’deki insan haklarına aykırı uygulamalar,  kararlar bildiklerimizden çok daha fazla. Hele ki ülkenin en büyük  sorunu olan Kürt Sorununun çözümü için masaya oturulduğu  şu dönemde, terör örgütü üyelerine getirilmesi düşünülen-planlananlar  ve Öcalan’ın hapis şartlarını da biliyorken birçoğu hüküm  almamış tutukluların bulunduğu Silivri’yi düşününce ikiyüzlü  adalet karşılıyor bizleri.

Onlarca yıl hapis cezası almış balyoz saz ekibine  içeriden çıkıp belki de bir  konser vermesi dileğiyle bizlere… İçerideyken çalmaları söylemeleri  yasak olan tüm türküleri, marşları çalarak hem de…

Can Poyraz / ulusalbakis.com / 10 Ocak 2013

Erdoğan'ın Adaleti

Erdoğan'ın Adaleti

2002’den bu yana ne kadar çok tehdit, çokbilmişlik,  dediğim de diklik gördük kendisinden. Padişah yaftası boşuna  gitmedi, sonuna kadar hak etti Erdoğan. Hatta dibine kadar.

Seçim döneminde PKK ile görüşenler şerefsizdir  diyecek kadar gözünü oy bürüse de, Oslo görüşmelerini inkar  edip hepimize görüşmedik diye yalan söylese de, kafasındaki Başkanlık  sistemi için –ne şekilde olursa olsun- bu ülkenin en büyük sorunu  olan “Kürt Sorununu” çözmeyi istediğini aslında bir süredir  hepimiz biliyorduk.

BOP ve GOP’un eş Başkanı olduğunu defalarca  kendi ağzı ile söyleyen 11 yıllık hükümeti boyunca ABD çıkarlarına  uygun hareket eden,  Irak’ta ABD askerinin Iraklı sivillere  yaptığı insanlık dışı müdahalede Coniye yardım isteyen bir  Başbakan’ın söylediklerini, yaptıklarını garipsemediğimizi  belirtmek isterim.
Kürt Sorununun çözümünde Doğu ve Güney Doğu  Anadolu’nun sorunlarını geride bırakıp, ülkenin bütün siyasi  akımlarını, sivil toplum örgütleri ile hareket etmek varken ani  alınan kararlarla -belki de yıllar öncesinden planlanan bir oyundur-   BDP-PKK-Öcalan hattı üzerinden çözüme kavuşturacağını düşünmesi  oldukça adicedir.

Her ne kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye  bir kez daha açık çek veriyoruz şeklinde yaptığı açıklamayı,  dayanaklarını ve gerekçelerini haklı bulmasam da Erdoğan’ın  Kemal Kılıçdaroğlu’nun desteğine “sen kimsin ki açık çek  veriyorsun” şeklinde yapmış olduğu açıklama Türkiye Cumhuriyeti  Başbakanının kalitesini göstermekte. Ülke için bu kadar önemli  meselede tutunduğu fikir, zihniyet, üslup… Kibir.

Erdoğan’ın adaleti dün görüşmem deyip bugün  görüşmekse, bugün Öcalan’a ev hapsi yok deyip yarın ev hapsine  çıkarmak olabilir. İyi şeylerin taviz vermek olmadığının farkına  varamamaktır Erdoğan’ın adaleti.

Erdoğan’ın adaleti kızından küçük insana  meydanlarda ”karı mıdır kız mıdır” diyebilir.

Erdoğan’ın adaleti mağdur olarak propaganda yapıp  mağdur eden olmaktır.

Erdoğan’ın adaleti Davos’ta kafa tutup ortak  tatbikata çıkabilmektir.

Erdoğan’ın adaleti ülkenin birikimlerini satmaktır.

Erdoğan’ın adaleti yeşil sermayedir, gemiciktir..

Can Poyraz / ulusalbakis.com / 7 Ocak 2013

Kalkan Zamanı...

Kalkan Zamanı...
Bu kalkan bildiğiniz o tadına doyum olmayan, fakirin sofrasında adı bile geçemeyecek kadar pahalı olan kalkan değil.

Bu kalkan Marmara, Ege, Akdeniz, Karadeniz'de yaşayan kalkan değil.

Evet, konumuzda bir kalkan ve bir balık var ama yenilebilen değil, yutturulmaya çalışılan bir kalkan.

Bu kalkan Okyanus Ötesinden ülkemize giriş yapan bir kalkan.

Okyanus Ötesinden işbirlikçi balıkçılar tarafından ithal edilen, Okyanus Ötesi'nin çıkarlarını savunan bir kalkan.

Aslında bahsettiğimiz ülkemize kurulması plânlanan-hatta şu sıralar planın da ötesine geçmiş olan- Füze Kalkanı...

Hatta biraz zihinlerimizi kurcaladığımızda bu Füze Kalkanı'nın yeni bir şey olmadığını hatırlayabiliriz. Birkaç yıldan beri; dönem dönem ABD tarafından, dönem dönemse iktidar partisinden yapılan açıklamalarla ülke gündemine getirilip sonra ne hikmetse adı bile duyulmayan bir proje bu ''Kalkan''.

İlk zamanlar ABD tarafından, Türkiye'ye kurulması düşünüldüğü açıklandıktan kısa bir süre sonra Avrupa Birliği üyesi bir ülkeye, Avrupa Birliğinin güvenliği amacıyla NATO bünyesinde kurulacağı ifade edildi. Hatta anlaşmalar da imzalandı.

Hem Amerika'yı hem de Avrupa Birliği ülkelerini koruyacak bu kalkan hali hazırda anlaşılan ülkeye kurulmakta.

Peki, o zaman ikinci bir kalkana ne gerek var?

Türkiye'deki kalkanın kime faydası var?

Bu iki sorunun yanıtlarının ipuçlarını Doğu Avrupa'ya kurulan Füze Kalkanı vermekte. Biraz düşünüldüğünde Türkiye'ye kurulması istenilen Füze Kalkanı'nın koruma ile yükümlü olduğu alanın Avrupa veya daha ötesi olmadığını göstermekte. Çünkü zaten orayı koruyan bir kalkan var.

Şu an emperyalist devletlere tehlike oluşturduğu iddia edilen ülkeler belli. Çin, Kuzey Kore, İran...

Çin'in ve Kuzey Kore'nin emperyalist devletleri vurması için göndereceği iddia edilen füzeler ülkemizin üzerinden geçmeyeceğine göre geriye bir İran kalıyor. Demek ki savunma sistemi İran'a karşı.

Peki ya kimi koruyacak?

Batılı devletleri, iddia edilen tehlikelere karşı koruyacak kalkan halihazırda olduğuna göre emperyalistlerin hedef aldığı ülke İran ve İran'dan korunacak ülke bize daha bir yakın demektir. Akla en yatkın gelen ülke İsrail. NATO kılıfıyla ülkemiz topraklarına kurulması istenen Füze Kalkanı'nı biraz düşündüğümüzde karşımıza bu acı gerçek çıkıyor. Her ne kadar inkâr etseler de işbirlikçiler...

Zamanında ''kumandanın başında biz oturacağız'' diye açıklama yapan Erdoğan şimdi de kumandanın NATO'da olmasını istediği yönünde açıklama yaptı. Ve öğrendik ki AKP izniyle imzaların atıldığı bu projenin kontrolü Almanya'daki bir kontrol merkezinde olup, Türk ordusu yalnızca General seviyesinde bir irtibat subayıyla temsil edilecek.

Ve asıl soru: Neden bugün?

Böylesine bir proje AKP hükümeti ve çevrelerince ülkeye ancak halkın uyutulması sonucu kurulabilirdi. Şimdi tam da o evredeyiz.

NATO kılıfı altında İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet edecek bu proje için en uygun vakit beklendi.

İsrail'le adeta savaş havasına girdiğimiz şu günlerde, Arap Baharı uyutmasıyla Arap Dünyasında liderlik üstlenen Erdoğan sessiz sedasız projeyi işleme soktu. Tam da böylesine bir vakitte, "Arap Seferi"nin göz kamaştıran parıltıları altında kim inanırdı Erdoğan'ın İsrail'i koruyacağına?

Halk, Kalkanı konuşma, tartışma fırsatı bulamadan Kalkan'ın imzaları atıldı. İnşa edilecek yer bile belirlendi: Malatya -Kürecik.

Kendi oy veren kitlesini ''ülkemizin böyle bir güvenliğe ihtiyacı var'' düşüncesiyle uyutmak isteyen AKP, İsrail ile yaşanan krizin en ileri seviyesinde, Arap Baharı ülkelerinde yaptığı gövde gösterilerinde nabzı yakalayınca şerbeti bastı.

Başta demiştik ya konumuzda bir kalkan ve bir balık var diye. Kalkan; ABD, İsrail ve diğer emperyalist devletlerin çıkarları için kurulacak savunma sistemidir. Balık ise; İsrail karşıtlığının ve düşmanlığının tavan yaptığı şu günlerde, kalkanın İsrail menfaatine olabileceğinin ihtimalini bile düşünemeyecek kadar uyutulan, kandırılan Türk halkıdır.

Bunlar Okyanus Ötesi'nden ithal, maşaya özel, oltaya gelen balığa yutturulmaya çalışılan Kalkan...

Oynanan Büyük Dünya Oyununu göremeyenlere ve Okyanus Ötesinin çıkarlarını destekleyenlere ithafen...

Can Poyraz / tgb.gen.tr / 15 Eylül 2011

Birleşmiş Milletler Mavi Marmara Raporu'nun Ertelenmesini Kim İstedi?


Birleşmiş Milletler Mavi Marmara Raporu'nun Ertelenmesini Kim İstedi?


Birleşmiş Milletlerin Mavi Marmara Raporu defalarca ertelendi. Her ertelenmede de aşağı yukarı şu açıklamalar geldi taraflardan;

Birleşmiş Milletler Türkiye-İsrail ilişkilerinin önemine vurgu yapıp ''tarafların sorunu kendi aralarında çözebilmeleri için zaman tanıyoruz'' dedi.

Türk tarafı İsrail'e attı topu. ''Suçlu olduklarını onlar da biliyorlar. Büyük bir hezimete uğrayacaklar, bu nedenden dolayı erteleme talebinde bulundular''diyerek basına bilgi verdi.

İsrail ise her ertelenişten sonra çıkıp; ''Türk kesimi raporun yayınlanmaması için ek süre talebinde bulunmuştur'' yönünde açıklama yaptı.

Birleşmiş Milletlerin Mavi Marmara Raporu'nun gerçekten her defasında neden ertelendiğini hep merak etmiştim. Hatta son ertelemeden birkaç gün önce İsrail kendi ülkesindeki otobüs saldırısında ölen 8 vatandaşın intikamı için operasyon düzenlemiş ve operasyon 5 Mısır vatandaşının ölümü ile sonuçlanmıştı. Bu operasyondan saatler sonra Mısır devleti İsrail'deki Büyük Elçisini geri çekmiş ve İsrail devleti Mısır'dan özür dilemişti.

Aynı İsrail devleti 9 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının ölümü ile sonuçlanan Mavi Marmara operasyonun üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen özür dilemedi. Buradan İsrail'in Mavi Marmara operasyonunu meşru ve haklı gördüğümüz sonucu çıkarılmasın. Dikkat çekmek istediğimiz nokta şu; POLİTİKALAR...

Şimdi gelelim başa; Recep Tayyip Erdoğan'ın konuyu incelemesi için teklif sunduğu Birleşmiş Milletler raporunu yazdı. Rapor defalarca ertelendi. Her ertelemeye aynı sayılabilecek yorumlar yapıldı taraflarca.

Raporda kabaca; İsrail'in ablukasının yasal olduğu, Mavi Marmara operasyonunun aşırı ve mantıksız, ölümlerin kabul edilemez olduğu belirtiliyor. Ve İsrail'e özür dilemesi ve tazminat ödemesi yönünde tavsiyede bulunuluyor.

Yaptırımın değil de tavsiyenin çıktığı, ablukanın meşru ve haklı görüldüğü bir rapor Türkiye için olumsuz sonuç alınmasından öteye gitmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti BM'ye kendi taşıdığı raporda hezimete uğramıştır.

Tüm bunları düşündüğünüzde Birleşmiş Milletlerin Mavi Marmara Raporu'nun defalarca ertelenmesini isteyen sizce kimdir?

Can Poyraz / tgb.gen.tr / 12 Eylül 2011

Kiminin kanını dondurduk, kimine dert olduk

Kiminin kanını dondurduk, kimine dert olduk

TGB'li gençler olarak, yandaş yazarlara, kendini aydın sananlara, zat-ı muhteremlere karşı çok hatalar yaptık, çok ah aldık, çok yanlış yaptık, çok manşet olduk sütü bozuk gazetelere...

Ne mi yapmadık?

*Kimi zaman, zaman makinemize binip geçmişse gittik darbe yaptık sonrasında da manşet olduk yalancılara,

*Kimi zaman, Süheyl Batum'la birlikte gizlice örgütlenip CHP içinde darbe yapmaya kalkmışız gibi bir takım yalancı Taraf'lara önce manşet, sonra kapak olduk,

*Kimi zaman her taşın altından çıktık sağda solda, hedef gösterici gazetelere haber olduk,

*10 Kasımda Yüce Meclis'te konuşulanları hazmedemedik, protesto ettik, kaypak vekillerde gaz yaptık,

*Libya'ya gittik, Suriye'ye gittik BOP'u konuştuk, Eşbaşkana sıkıntı olduk,

*YGS'de şifre skandalına trene bakar gibi bakmadık eylem yaptık, okyanus ötesi zattan dava yedik,

*Manisa'da macun dağıtıcılarını protesto etmek istedik, rektörden uzaklaştırma aldık...

Kısacası ülkede ne kadar dönek, satılmış, şarlatan, yandaş vb. insan varsa hepsini üzdük, hepsine teker teker dert olduk.

Son olarak da Amerika'yı alnından öpme heveslisi, bilgisiz çığırtkanların ''kanını dondurduk"

Anlaşılan biz TGB'liler olarak çok olduk...

Ve ''Helalleşme'' sürecine mi girsek diye düşündüm.

Bu kapsamda kırdığımız, üzdüğümüz, gaz yaptığımız; sözde aydınlar, yandaş gazeteler ve gazeteciler gibi kaypak, dönek, yandaş, Amerikancı, sünepe olsak, ekonominin zirve yaptığını, yıllardan beri hiçbir şehidin verilmediğini, topraklarımızın satılmak istenmediği, öğrencilerin harçlarının yüksek olmadığını, ileri demokrasinin bolca yaşandığını, BOP eşbaşkanlığı diye bi durumun olmadığını söyleyip söyleyip dursak mı acaba? Artık yatsıya kadar mı, yoksa yeni bir iktidar gelene kadar mı onu da Amerikasever büyüklerimizden öğreniriz... Eee ne de olsa taraf olmayan bertaraf olur değil mi?

Ama hayır!

Biz bertaraf olmaz, kanınızı dondururuz...

Can Poyraz / tgb.gen.tr / 15 Ağustos 2011

Büyük Anadolu Yürüyüşü Başladı

Büyük Anadolu Yürüyüşü Başladı

Doğaya ve canlı yaşama zarar veren tüm yatırımların durdurulması için ''Anadolu'yu vermeyeceğiz'' sloganıyla düzenlenen ve Ankara'da son bulacak yürüyüşün ilk kolu Artvin'den 2 Nisan 2011 tarihinde başladı. Diğer 6 kol da önümüzdeki günlerde sırası ile Muğla, İzmir, Trakya, Antakya, Hasankeyf ve Antalya'dan başlatılacak.

7 koldan Ankara'ya gelecek katılımcılar haklı talepleri karşılanıncaya, doğa katliamları duruncaya kadar Ankara'da eylemlerine devam edecekler.

Büyük Anadolu Yürüyüşü Nedir?

'' www.anadoluyuvermeyecegiz.net '' ;

''Biz, Anadolu insanları Nisan 2011'de köylerimiz, kasabalarımız ve şehirlerimizden çıkarak Ankara'ya yürümeye karar verdik.

Çünkü binlerce yıldır insan uygarlığının beşiği olan Anadolu, bugün eşi görülmemiş bir yıkımla karşı karşıya.Ancak dünya, bu büyük yıkımın farkında değil.

Son on yıl içinde tüm sularımız enerji şirketlerinin eline geçti. Üzerlerine binlerce HES ve baraj kuruluyor. Dağlarımız maden şirketleri tarafından parsellendi, delik deşik ediliyor. Yaşamımız, nükleer ve termik santrallerle tehlike altında. Feryadımızı duyan yok. Binlerce yıldır ekip biçtiğimiz tohumlar, yok olmaya başladı. Ormanlarımız, parça parça kesiliyor.

Bu yıkım sonucunda, tüm insanlığın ortak mirası, dünyanın en eski yerleşim yerleri sular altında kalıyor. Sayısız hayvan ve bitki türünün nesli tükeniyor.

İnsanımız, doğduğu bereketli topraklarda artık doyamıyor. Köyünü, ata toprağını terk ediyor. Binlerce insan şehirlere göç ediyor ve kadim Anadolu kültürleri birer birer yok oluyor. Hızla kalabalıklaşan şehirlerimizde yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, maddi ve manevi bedeli artıyor.

Yalnızca bir avuç insanın menfaatini gözeten bu düzen, doğayı, insanları ve kültürümüzü hiçe sayarak Anadolu'nun dört bir yanını işgal etmeye devam ediyor.

Bu toprakları yönetenler, bu yıkıma karşı çıkanların çığlığına kulak tıkıyor ve yıkımı daha da çoğaltıyor. Anlıyoruz ki, onların gözünde artık köklerimizin hiçbir değeri yok.

Bu nedenle biz, Anadolu insanları, Anadolu'yu yaşatmak için kendi halk irademizi kullanmaya karar verdik. Birleşiyoruz!

Biliyoruz ki, her şeyimizi kaybettiğimizde, çalışıp yeniden ayağa kalkabiliriz. Ancak doğamızı kaybettiğimizde asla!

Vicdan sahibi herkesle buluşarak yedi ayrı koldan, 40 gün 40 gece Anadolu'yu arşınlıyoruz ve nehirler gibi akarak Ankara'ya yürüyoruz. Geçmişe olan saygımız ve çocuklarımızın geleceği için, doğanın hakları ve yaşam hakkımız için yürüyoruz.

Suyumuzu, doğamızı, köklerimizi ve Anadolu'yu geri alana kadar, dönmüyoruz.

Hiçbir dil, din, ırk ve siyasi görüş ayrımı gözetmeden, tüm Anadolu insanlarını ve dünya insanlığını bu yürüyüşe katılmaya davet ediyoruz.'' ANADOLU'YU VERMEYECEĞİZ!

Bu etkinlik kapsamında internette kısa sürede büyük destek toplayan 20 dakikalık bir kısa filmde çekilmişti. Tamamen halkın destekleriyle çekilen bu kısa film, 7 koldan Ankara'ya ulaşacak yürüyüşle beraber uzun metrajlı bir filme dönüştürülüp ücretsiz dağıtım ve izleme ile Anadolu'nun Sesini, doğanın isyanını geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflemekte.

Tübitak verilerine göre tüm derelerimize HES (hidroelektrik santrali) kursak bile üretecegimiz elektrik 126 bin cigavat saat. Çevre ve orman Bakanlığı'nın açıklamasında 2020 yılında ülkemizde 550 bin cigavat saat tüketim olacağı belirtilmekte.

Yani tüm derelerimize HES yapsak bile geleceğimizdeki tüketimimizin yarısını bile karşılamayacaksa neden doğamızı tahrip ediyoruz ki? Ve neden bunlar olmazsa olmaz diye propaganda yapıyoruz? Ağızlarının suları akan büyük enerji şirketlerine suyumuzu peşkeş çekmek niye?

Dünyanın her geçen gün daha da yaklaştığı su kıtlığı sonuna karşı su cenneti ülkemizi yanlış politikalar sonucu kuraklaştırılmanın karşısında durmak için, doğamızın hemen hemen her karışının rant bölgesi haline dönüştürüldüğü şu günlerde dil, din, ırk, siyaset ayrımı gözetmeksizin, ülkesini, doğasını seven her vatandaşın bu haklı mücadeleye destek vermesi, bu mücadelenin yanında durması gerekir.

Bu ülke bizim, bu ülke yarınlarımızın...


Can Poyraz / tgb.gen.tr / 4 Nisan 2011

HÜSEYİN AYGÜN'ÜN KAÇIRILMASI VE NEDENLERİ

HÜSEYİN AYGÜN'ÜN KAÇIRILMASI VE NEDENLERİ

Hüseyin Aygün’ü birçoğumuz CHP Tunceli’den ikide iki yaptığında duyar gibi olduk. Dersim olaylarında yaptığı çıkışlar ve açıklamalarla ise adını zihnimize kazıttı Aygün.
Aygün her ne kadar CHP içindeki ulusalcı kanatla ters düşecek fikirlere sahip olsa da PKK hakkında düşündükleri de ortadayken onu bir PKK sempatizanı olarak gösterme çabası içinde olan bir takım çevreler, 48 saat sonra kaçırıldığı yerden yaklaşık 6 kilometre uzaklıkta serbest bırakılmasını bir danışıklı dövüş olarak lanse edip gündem yaratmaya çalışmışlardır. Özellikle Oslo ve Habur olaylarından sonra büyük leke almış AKP iktidarı Aygün’ün kaçırılması altında başka imalar arayıp kendi hatalarını unutturma gayesi içine girmişlerdir.
Açık ve net bir şekilde şunu ifade etmeliyim ki ne CHP’nin ne de Hüseyin Aygün’ün kaçırılma olayı ile ilgili en ufak bir planlama içinde olmadıkları açıktır. Tunceli bir diğer adı ile Dersim günümüzde toplamda iki milletvekili çıkartan, Cumhuriyet tarihinde önemli olayların yaşandığı bir ilimizdir. Son genel seçimde PKK’nın da açıkça desteklediği bağımsız aday Ferhat Tunç seçimi kaybetmiş, CHP Tunceli’den iki vekil çıkartmıştır. Doğu ve Güneydoğu’da AKP üstünlüğü ile mücadele eden BDP ve ona açıkça desteğini açıklayan PKK, Tunceli’de CHP ile çatışmaktadır. Yani başlı başına Hüseyin Aygün ve CHP Tunceli’de PKK’nın bir numaralı rakibidir. Tunceli’de CHP’nin seçim bölgelerinin tahrip edildiğini de atlamayalım. Dolayısı ile ortak bir plan AKP’nin Oslo ve Habur lekelerini gizlemek için ortaya attığı bir fikirden öteye geçememektedir.


Onlarca şehit haberi sonrasında sesini çıkartmayan bir toplumda; ‘’PKK bunu da yapacak kadar güçlendi, AKP terör konusunda acizdir’’ fikri yaymak için CHP tarafından planlanmış olma fikri de büyük bir komedidir. Sonuç olarak meclisi bile toplayacak baskı kuramayan bir halk varken karşımızda…
Gelelim Aygün’ün açıklamalarına. 48 saat sonra örgüt tarafından karakola yürüme mesafesinde serbest bırakılan Aygün, basın açıklaması sırasında olumlu mesajlar verirken oldukça dinç gözükmekteydi. Hüseyin Aygün’ün siyasi çizgisi, Tunceli halkının inancı ve Alevi olması nedeniyle kılına bile zarar gelmeyeceğini az çok tahmin edebiliyorduk. Kendisinin de ifade ettiği gibi PKK bu eylemi siyasi propaganda amaçlı yapmıştı. Kısa sürede özellikle Doğu ve Güneydoğuda STK ve siyasi partilerin yoğun baskısı PKK’nın Aygün’ü serbest bırakma süresini erkene çektiği de açıktır.
Peki PKK böyle bir eylemi neden yaptı?
Hüseyin Aygün’ü dinlediğimizde basın açıklamasının merkezini barış ve kardeşlik olduğunu görmekteyiz ki bu birçoğumuzun ortak talebi. Nasıl olacağı noktasında fikir ayrılığı doğuyor zihinlerimizde. Kardeşlik ve barış ve huzur hepimizin istediği…


Son açıklanan raporlara göre PKK kadrolarından her beşinden üçü Suriyeli, biri Türkiyeli, biri İranlı… Özellikle Esad’ın desteklediği iddia edilse de güçlenen PKK’nın Suriye uzantısının Özgür Suriye Ordusu ile ortak çalışma kararı aldığı konuşulmakta. Bu da Özgür Suriye Ordusuna açıkça desteğini ifade eden ABD’nin aslında Suriye PKK’sına da destek verdiği sonucunu doğurmakta. Olaya bu çerçeveden baktığımızda PKK’nın şimdiye kadar ki egemenliği Türkiyelilerde olsa da bu egemenliğin Suriyelilere geçtiğini görmekteyiz. Yine iddialar doğrultusunda PKK’nın mevcut yönetici kadrosunun örgütten ihraç edilmek üzere oldukları, hatta Öcalan’a kadar bu tasfiyenin uygulanacağı konuşulmakta. Geçtiğimiz günlerde Ahmet Türk’ün de büyük Kürdistan üzerine söylediği olumsuz cümleler düşünüldüğünde PKK’nın gelişen süreçte farklı bir yol haritası çizebileceğini göstermekte.
Kuzey Irak özerk bölgesi ve şuan en yakın ihtimalle Suriye’de kurulacak bir özerk bölge büyük Kürdistan hayali için gerekli olan dört adımdan ikisidir. Daha şimdiden görmekteyiz ki hayallerindeki büyük Kürdistan devleti kurulmadan iç çekişmeler, iktidar mücadelesi başlamıştır. Kurulacak devlette Türkiye İran Suriye ve Irak Kürtlerinden hangilerinin egemen olacağının bilinmemesinin yaşattığı bir belirsizlik hakimken, PKK kadrolarını Suriyeli teröristlere kaptırırken Hüseyin Aygün’ü kaçırma eylemini doğru okumak gerekmektedir. PKK bu eylemle kendini lav etmek açık için bir sinyal vermiştir. PKK kadrolarını Suriyelilere kaptırırken taktik değiştirip Türk devleti ile Suriyeli PKK’lıları karşı karşıya getirip en az kayıpla kendi kadrolarını kazanma amacı içindedirler.

Can Poyraz / cagdasses.com / 17 Ağustos 20112

Parasız Eğitim Aldatmacası

Parasız Eğitim Aldatmacası

Akp’nin son MYK’sında ,Başbakan Erdoğan tarafından gündeme getirilen bir konu üniversite harçlarının kaldırılmasıydı. Konu hala oldukça sıcak. Birkaç yandaş gazetecinin kaleminden çıkanlardan öte tatminkâr bir açıklama yok. Gerçi olacağından da şüpheliyim ya, o da ayrı.

Geçtiğimiz sene yapılan harç zamlarından sonra çıkan toplumsal baskı, öğrenciler üzerindeki haraç zulmünü geniş kitlelere yaymıştı. Ardından gelişen süreçte “parasız eğitim istiyoruz!” pankartı açtıkları için terör örgütü üyesi ilan edilip, haklarında uzun yıllar istenen üniversiteli gençleri, o gençlerin davasına gidip destek olan üniversiteliler için istenen cezalara şahit olduk. Çok değil, tüm bunlar son bir yılda oldu.

Nice yıllardan beri, eğitimin parasız olması gerektiğini söylediği için devlet tarafından cezalandırılan, Akp tarafından kötü gözle bakılan yüzlerce hatta binlerce insan oldu. Akp sözcülerinin parasız eğitim isteyenlere ne tür ithamlarda bulunduklarını daha unutmadık.

… Şiddete maruz kalan öğrencileri, hayatlarından hayat çalınanları, okuldan atılanları…

İktidarı döneminde sayısız iki yüzlülüğüne şahit olduğumuz Akp, bugün çıkıp da “harçları kaldıracağız” diyorsa, ” bu konuda çalışmamız var” diyorsa, önce parasız eğitim isteyenlere yaptıklarının hesabını vermelidir. Kaldı ki ben; Akp’nin harçları kaldıracağına ihtimal de vermiyorum. Son dönemde Akp’nin hemen hemen her alanda köşeye sıkıştığının farkındayız. İç ve dış politikada bu sıkışmanın sancılarını yaşıyoruz. Yapılan araştırmalarda Akp’nin oy oranının da düştüğünü gördük. Her ne kadar Akp yandaş bir araştırma şirketinden aldığı verilerle; “oy oranımız düşmedi” diye açıklama yapmış olsa da toplumdaki tepkiler aşikâr.

Belki de iktidarı boyunca yaptıkları en güzel şey kandırmak olan Akp’nin, “ parasız eğitimin kapılarını açtık” şeklinde propaganda yaparak gündemi değiştirme gayretinde olduğunu düşünmekten öteye gidemeyiz. Tıpkı İstanbullulara yaşatılan çileyi ücretsizleştirilen köprü ile kapatmaya çalıştıkları gibi; eğitim kalitesinin olmadığı, devlet üniversitelerinin özerk bir yapıya büründürülmediği, vakıf üniversitelerinin devletten daha cazip hale geldiği bir süreçte, harçların kaldırılması ihtimali bile ayrı bir aldatmaca…

Can Poyraz / kemalistgenclik.org / 21 Temmuz 20112

Önümüzdeki Yıllar

Önümüzdeki Yıllar

Aslında hepimizin sınıfında birer ikişer yavaş yavaş beynimize fikir aşılayan arkadaşlarımız vardı. Her sabah andımızın gereksizliğini en sıkıldığımız anda çıkartıp önümüze koyan. Ülkemizde yaşayan birçok insan durumun bu boyutlara varacağının farkında bile değildi aslında. Birçoğumuz aslında hala daha olabileceğine inanmıyoruz. Belki de inanmak istemiyoruz.

İnansak da inanmasak da artık ülkemizde andımız ve Gençliğe Hitabe’nin gerekliliği tartışılıyor. Her ne kadar bunca şeye rağmen andımız ve Gençliğe Hitabe’ye uzanmak için erken olsa da, yıllardan beri gizli gizli konuşulan artık köşe yazılarında, televizyonlarda açık açık dile getiriliyor.

Aslında demokrasi denilen şey de tam budur diyebilir birçoğumuz. Her şeyi tartışmaktır gerçek demokrasi. Dışarıdan bakınca bu kadar basit gözükebilir. Ama içine girip baktığımızda veya And’a ve Gençliğe Hitabe’ye uzananların fikirlerine ve yöntemlerine baktığımızda durumun hiç de böyle olmadığını görebiliyoruz.

Nasıl Mustafa Kemal için İnönü bir eşik ise, Gençliğe Hitabe için de andımız bir nevi bir eşiktir. Çok değil, yakın tarihimizde Mustafa Kemal Atatürk’ün Bursa Nutku’nu okumaktan ceza alan gençler oldu bu ülkede. Bursa Nutku’nun Mustafa Kemal değil de İnönü’nün yazdırdığı iddiası da bir takım çevrelerce dilden hiç düşürülmedi.

Hepsinin ortak noktası vatan savunması olan bunca değeri bir çırpıda silip atmak, tamimiyle kötülemek özgür düşünceden çok bir intikamın belirtisi değil midir?

Yıllardan beri hedefin Mustafa Kemal olduğunu söyledik durduk. Cumhuriyet devriminden bu yana devrim kadar karşı devrim de işledi bu ülkede. Hatta bazı dönemlerde Cumhuriyet devriminden daha da fazla… Ne kadar daha sürecek, Cumhuriyet devrimi karşı devrimi yenebilecek mi bunu önümüzdeki yıllarda belki de aylarda göreceğiz. Gençliğe Hitabe’nin okullardan kaldırılmasının istenmesi ve bu isteğin nasıl sonuçlanacağı da bu sürecin önemli bir parçası olacak.

Önümüzdeki yıllar ya millet olma değerlerimizin yeniden güçlendiği, birbirimize kızsak da kardeş diyebileceğimiz günler olacak ya da öteki demeyi, öteki olmayı kabullendiğimiz…

Vatan savunmak, korumak, yüceltmek her millet için geçerli değil midir? Hangi vatandaş kendi ülkesi için istemez? Veya hangi devlet adamı gelecek nesillerden, hangi dede torunundan istemez ülkesi için Gençliğe Hitabe’de yazanları?

Gittikçe her şeyin güvensizleştirildiği şu günlerde mantıklı olmak yerine kinin, nefretin, intikam duygusunun sürüklediği bazı insanlar daha ne kadar isteyecekler? Daha ne kadar bizi ayrıştırmak için, düşmanlaştırmak için uğraşacaklar?



Can Poyraz Kemalist Gençlik gazetesi 2. sayısında (mart) yayımlanan yazıdır.

KARDEŞİNİ İFŞA ETMEK

KARDEŞİNİ İFŞA ETMEK

Ülkesinin ona değer vermediği, en temel haklarını bile görmezden gelip onu insan yerine koymadığı bir insan düşünün.  Adam yerine koyulabilmek, yalancı olmadığını kanıtlamak için kardeşlerinin engellerini ifşa etmek zorunda kaldığını…

İşte bunun en acı örneğini geçtiğimiz günlerde yaşadık.  Gölcük’teki Donanma Komutanlığı’nda yapılan aramalarda ele geçirilen dokümanlar arasında çıkan belgelerde, bazı üst düzey komutanların kendi yakınlarını askerden muaf tutmak için sahte çürük raporu düzenlediği iddia edilmişti.

Balyoz Darbe Planı soruşturması kapsamında hazırlanan üçüncü iddianamenin bir numaralı sanığı Koramiral Abdullah Can Erenoğlu, iddialara göre iki erkek kardeşine rütbesini kullanarak çürük raporu aldırmıştı.

Koramiral Erenoğlu, son duruşmada uzun süreden beri sakladığı bir gerçeği ortaya çıkarttı. Yalancı, sahtekâr olmadığını kanıtlamak için kardeşlerinden birinin bir bacağı kısa ve diğer kardeşinin de bir parmağının olmadığını kanıtlayan fotoğrafları mahkemeye sundu.

Düşünün ülkesine yıllarca hizmet etmiş bir insan, ülkesinin mahkemesinde yargılanıyor. Ülkesinde yaşayan iki erkek kardeşinin fiziki durumlarını, ülkesinin mahkemesi araştıramıyor ve onu sahtekârlıkla suçluyor. Ve o bu yaftadan kurtulmak için kardeşlerinin fiziki durumlarını mahkemeye ifşa etmek zorunda kalıyor.

İngiltere’de bir tutuklunun, mahkemeye yürüyerek gidebilecek mesafedeyken kilometrelerce uzaktan mahkûm aracı getirilip halkın içinde yürütülmediğine şahit olduğumuz yüzyılda, ülkemizde yaşanan bu tip vakalar oldukça üzüntü verici.

Silivri davalarının insan haklarını hiçe saydıklarına defalarca şahit olduk.  Ölüm döşeğindeki eşini son bir kez göremeyenlerden, savunması yüzünden yıllarca ceza alanlara, Koramiral Erenoğlu’nun yaşadıklarına kadar…

Silivri’ye acil olarak hızlı, insan haklarına saygılı adalet!

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 16 Ocak 2012

Tutuklu-luk Yapan Adalet !

Tutuklu-luk Yapan Adalet !

Aksi kanıtlanıp, mahkemece karar çıkmayana kadar herkes masumdur der hukuk. Haklarında ciddi iddialarda olsa karar çıkmadığı sürece iddiadan öteye geçemez.

Yaklaşık 5 aylık tutukluluk sürelerinin sonunda mahkemece, haklarında tutuksuz yargılanma kararları çıkan ve tahliye olan 8 futbol insanının dramına şahit olduk bugün.

Son yıllarda ülkemizin en büyük sorunu uzun tutukluluk süreleri. Benzer davalarda yargılanan sanıkların tutuksuz yargılandıklarına şahit oldukça da çeşitli düşüncelerin aklımıza gelmemesi elde değil.

Ülkemizin en önemli sorunlarından biri olan uzun tutukluluk süreleri kimi zaman futbol’da, kimi zaman adli davalarda, kimi zaman idari yargılarda kısacası hemen hemen her alandaki davalarda karşımıza çıkmakta, onlarca ay hatta yıl insanların hapis hayatı yaşamasına ne yazık ki sebep olmaktadır.

Adalet bakanımızın bu süreleri kısaltırsak tecavüzcüde dışarı çıkar gibi boş bir savunma yapması ülkemizdeki adalet mekanizmasının çarpıklığına güzel bir örnek değil mi sizce? Eğer tecavüzcü ise neden cezası verilmiyor hala daha? Eğer dava devam ediyorsa nasıl suçlayabiliyoruz? Kimi zaman canımızı acıtsa da mahkeme ve adil yargı değimli asıl olan?

Bir pankart açtı diye, Hopa olaylarını protesto etti diye, şike yaptığı yönünde iddialar oldu diye, darbeye zemin hazırladığı iddiaları var diye ve nicelerinin aylarca, hatta yıllarca dört duvar arasında kalmasının hesabını kim ödeyecek?

Özel yetkili savcıların uzun zamanlar boyunca ne hikmetse bir türlü hazırlayamadıkları iddianamaler yüzünden başlamayan yargı süreçleri boyunca tutuklu kalan insanlara, ailelerine nasıl izah edeceğiz durumu? Nasıl ödeyeceğiz o insanların maddi ve manevi kayıplarını? Nasıl o baba, o ana sitem etmeyecek çocuğunun bir hiç uğruna onca gün içeride kalmasına?

Kim ne derse desin ülkemizin en önemli sorunlarından biri uzun tutukluluk süreleridir. Birde zaman aşımı var ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Birilerine tutuklu yargılama, diğerlerine zaman aşımından beraat. Bir yandan acaba dediklerimizin tutuklu yargılanmaları varken diğer yanda haklarında tüm delillerin toplandığı ama davaların bir takım sebeplerden ötürü bir türlü kesinkarara bağlanmadığını görünce üzülüyor insan.
 İkiyüzlü bir dönemdeyiz. Nasıl çıkacağız düzlüğe belirsiz.

Dosya yükü mü ağır, kadro mu yetersiz… Bir an evvel çözülmeli artık bu çarpık düzen. Onlarca insan ya neden suçlandığını bilmeden, ya da bir cevap hakkı bekliyor onlarca gün dört duvar arasında.

Bu nasıl adalet?

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 13 Aralık 2011

Esad’ın Açıklamaları Nasıl Okundu?

Esad’ın Açıklamaları Nasıl Okundu?

Esad şey pardon Esed! Dün Arapça yayın yapan Arab Press’e açıklamalarda bulunmuş ve son günlerde ülkesinde ve bölgesinde yaşanan gelişmeler karşısında fikirlerini sunmuştu. Esad’ın açıklamalarında dün kardeş diyip bugün düşman bilen ülkelerin başını çeken bizler yani Türkiye’de vardı.

Ana haber bültenlerinde ve haber ajanslarının büyük puntolar ile sunduğu haberde Esad’ın ; ‘’Türkiye’de Osmanlı’yı yeniden canlandırmak isteyenler var ama bu imkânsız’’ ve ‘’Rica ediyorum Türk bayrağını yakmayın, çünkü Türk halkı ona çok değer veriyor" sözleri yer aldı.

Esad’ın açıklamalarından bu iki cümlenin olmadığı hiçbir haber kuruluşu yok. Kabul etmeliyiz ki bu iki cümle de o açıklamanın en önemli cümlelerinden. Sadece cümlelerinden bir kaçı. Aslında Esad’ın açıklamalarının can alıcı noktasını barındıran bir bölüm var ki birbirinden ayrılması düşünülemez.
İşte o paragraf; “Türkiye’de bazıları hala Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden kurma rüyasında... Türk liderler bu rüyanın imkânsız olduğunu biliyorlar ve bu yüzden dini ajandası olan partileri sömürerek Arap dünyasındaki etkilerini artırmak istiyorlar”

Esad’ın açıklamasının çeşitli haber merkezlerinden bir kısım cümleler ile duyurulması Osmanlı hayali ile yanıp tutuşan çevrelerin Esad’a karşı Emperyalist cepheye yanaşmasına vesile. Kaldı ki Esad’ın Türk bayrağı ile ilgili söyledikleri, o çevrelere hitap eden haber merkezleri tarafından es geçildi.

‘’ve bu yüzden din ajandası olan partileri sömürerek’’ işte Esad’ın yapmış olduğu bu tespit Akp hükümetinin yıllarca izlediği dış politikanın çok doğru ve net bir özetidir. Önce ticaret yalanı ile Arap dünyasına yakınlaşan, ardından liderlik kodluğu için mücadele eden ülkemizi en iyi özetleyen cümledir bu. Bir diğeri ise kendi ağzından defalarca dinlediğimiz Bop Eş Başkanlığı…

Basınımız ise Esad’ın çözdüğü şifreyi halkımızın çözmesini istemiyor. Aslında bu şifrenin çözülmesini basınımız mı istemiyor yoksa basın yandaş yapanlar mı? Bu gidişle şifreyi çözdüğümüzde çözülmemiş olmayı diliyorum.

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 28 Kasım 2011

Bedelli Kime?

Bedelli Kime?

22 Kasım 2011 tarihinde Akp Grup toplantısında, haftalardır gündemde olan Bedelli Askerlik ve Vicdani Ret tartışmalarına karşı hükümetin duruşu Başbakan Erdoğan tarafından anlatıldı. Aslında herkes sadece askerlik ile ilgili projeleri beklerken, televizyonların naklen yayın yapmasını ve onlarca insanın televizyon karşısından takip etmesini fırsat bilen Erdoğan önce siyaset konuştu. Van’dan tutun muhalefete kadar… Sonunda askerlik ile ilgili planlara gelebildi Başbakan.

Bedellinin yaşı 30, ücreti 30.000 Tl olduğu, 21 günlük temel eğitimin yapılmayacağı açıklandı. Daha önceki üç bedellinin nedenlerini ve kaç kişinin yararlandığını Başbakan’ın konuşmasından önce de biliyorduk.  Bu seferki bedelliden yararlanacak sayının ise önceki üç bedellinin toplamının iki katına yakın bir sayıya ulaşılması düşünülüyordu ki. Fiyatın bu kadar uçuk olması ile ya sayı oldukça aşağıya düşecek ya da Bankalar için yeni bir gelir kapısı olacaktır.

Akp hükümetinin her döneminde gündeme gelen, Başbakan’ın dönem dönem yaptığı açıklamalar ile katı bir ifade ile reddettiği, kabul etmediği Bedelli, son genel seçimler öncesi muhalefete bedelli istedi diye ateş püsküren yandaş medyanın bugün alkış tuttuğu Bedelli bugün net bir şekilde geldi.

Bedellinin bedelinin 30 bin lira olması, zaten adaletsiz bir sistem olan bedelliyi daha adaletsiz yapmaktan başka bir şey değildir. Günümüz şartlarında ülkemizde 15’ini peşin geri kalan 15’ini ise 6 ay içinde ödeyebilecek kişi sayısı oldukça azdır. Zengin ve fakir ayrımının uçurum boyutlara ulaştığı ülkemizde bedellinin sadece zengine yarayacağını, işini kaybetmekten korkan bu nedenle bedelli bekleyen orta gelirliye ise küfür ettiği ortadadır.

İlk günden beri; ‘’ya herkese bedelli ya da kimseye’’  diye düşünmekteyim. Ailesine bakmak zorunda olduğu 20 yaşındaki bir genç askere gidip, ailesi maddi açıdan çok zor durumda kalıyorsa bedelli kime?

Daha dün gibi hatırlıyorum şehidimizin ailesinin elektrikleri şalterlerini şehit haberi geldiğinde açtıklarını. Ya da daha dün gibi hatırlıyorum şehit babasının cenazede üzerine giyeceği gömleğinin olmadığını ve o gömleği Kaymakam’ın aldığını.

Şimdi durup düşünmeli. Bedelli kime?  Bedelli gerçekten zengin fakir herkesin kendi bütçesine göre ödeyebileceği bir fiyatlandırma ile olsaydı mı adil olurdu, yoksa 30 bin liralı bu sistem mi?

Gelelim bu bedelliyi aklayıp, paklayıp, ballandıra ballandıra anlatanlara. Özellikle yandaşların ve Akp’lilerin sosyal medyada, medyadaki organlarında bedellinin olumlu yanı olarak gösterdikleri tek bir nokta var. O da Başbakan’ın bedelli paralarının şehit ailelerine, gazilere ve gazi ailelerine destek olacak fona aktarılacağı yönündeki açıklaması. Bedellinin adaletsizliği bu açıklama ile kapatılmaya çalışılsa da yalanları ortada değil mi?

Akp’nin deprem vergilerini yola, eğitime, ekonomik açık kapatmaya harcadığını Van depremi sonunda devletin Van’a Libyalı isyancılara verdiği paranın yanında inanılmaz komik duracak bir meblağ göndermesi ile başlayan tartışma sonunda bizzat bir Bakan’ın ağzından işittik.

Deprem vergilerini, ülkemizin büyük bir kısmı deprem kuşağındayken başka alanlara harcayan Akp bedelliden gelecek paraları söz verdiği gibi şehit aileleri ile gazi ve gazi ailelerine verecek mi? Yoksa bu sadece adaletsiz bir sistemin doğurduğu gazı alma çabası mı?

Cari açığın Cumhuriyet tarihinde tavan yaptığı, dünyada yaşanan ekonomik krizin artık devletleri batırdığı bir süreçte bedellinin bu kadar aceleye getirilmesi, kaldı ki Başbakan’ın bedelli konusunda bundan 7 ay önce yaptığı açıklamada bu olayın ancak referandumda karara bağlanılabileceğini belirtmesi bedellinin asıl amacını açıkça göstermekte.

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 22 Kasım 2011

Sanatçı Duruşu Değil Soyunuşu

Sanatçı Duruşu Değil Soyunuşu

Panpiş, ciciş derken furyaya yeni bir üye eklendi. Doğuş. Ülkenin sanatçıları önemli derler ya. İşte o bir gerçek. Ülkenin sanatçıları ülkenin durumu hakkında çok güzel bilgi verir insana.

Hilal Cebeci, Esra-Ceyda kardeşlerden sonra bizim Doğuş da Twitter’a çıplak fotoğrafını koymuş.  Öncelikle kendisini bu akıllı hareketinden dolayı tebrik ediyorum. Dünyadaki meslektaşlarını örnek almış ve o fotoğrafını, arkadaşları ile doğruluk mu, cesaret mi oynarken cesareti seçtiğinde çektiği fotoğrafı internete koymuş. Fotoğraf o kadar masumane ki oyunun sonunun nerelere varabileceğini kestiremiyoruz.

Örnek sanatçımız Doğuş akıllıca davranmış, gündemde yeniden doğmuştur. Kısa bir süre önce de gündemde doğmayı denemiş ama başaramamıştır. Anlaşılan bu sefer yeniden doğmanın anca anadan üryan olacağını akıl edebilmiştir.

Katıldığı bir programda ‘’Keşke şeriat çıksa, hayatımızda çok şey değişebilirdi’’ diyen Doğuş istenilen doğuşu yapamayıp konuşulmayınca eline saksı almış anadan üryan doğmuştur.

O fotoğrafı çektikleri gün oynadıkları oyunda doğruluğu seçseydi bahsedeceği ‘’şeriat isteği’’ cesaret’i seçtiğinde verdiği pozda, saksı tutacak bir yer bırakmazdı o mutlu mutlu sırıttığı fotoğraftan sonra. Özgürsün dimi Doğuş? Hem de sonuna kadar. Kıymetini bilsen birde.

Bir yanda yoksulluk, zulüm, haksızlığın kol gezdiği ülkede diğer yandan lümpen yaşanan hayatlar. Eh dedik ya bir ülkenin sanatçıları öncüdür diye. Böyle güzide sanatçılarımızın olduğu bir ülke de, böyle güzel bir ülke işte…

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 18 Kasım 2011

Bayrak Yakmak ve Savaşa Doğru


Bayrak Yakmak ve Savaşa DoğruSuriye’de Beşar Esad yanlıları, hani şu bundan birkaç sene önce Başbakan Erdoğan’ın, şuan şike soruşturmasından içeride olan dostu Aziz Yıldırımdan istekte bulunarak Fenerbahçe Spor Kulübünü Şam’a götürüp dostluk mesajları yayınladığı, ticari ilişkileri doruk düzeylere çıkartma, sınırları daha esnek yapma vb birçok anlaşma yaptığı, 90 dakika yan yana maç izlediği Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın yanlıları birkaç gün önce Esad’a cephe alan, iki ülkeyi savaşa yaklaştıran, kardeşini sırtından vuran Erdoğan’ı ve ülkesini protesto etmek için Türkiye’nin Suriye’deki konsolosluklarını bastılar. Hatta bayrağımızı da yaktılar.

Ülkesini işgal eden ülkelerin bayrakları önüne serildiğinde onları çiğnemeyecek kadar asil bir liderin kurucusu olduğu ülkeyiz. Şüphesiz bayrağımıza saygımız da en üst düzeyde. Ne bir terlikte görebilirsiniz ülkemizin ismini veya bayrağını ne de bel altında herhangi bir kıyafette.

Suriye’deki Esad yanlılarının Türkiye’yi protesto etmek amacı ile ülkemizin bayrağını yakması canımızı acıttı. Ama. Hatta kocaman bir ama. Bayrağımızın yakılmasından sonraki gelişen süreçte hükümet yetkilileri hemen hemen her gün açıklama yaptı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’ndan sözünü sakınmadığı açıklamalar geldi peşi sıra. Ülkenin gazeteleri, haber siteleri büyük puntolarla yazdı olayı.

Kınadı. Kınandı.

 Şimdi gelelim gerçeklere. Suriye’de bayrağımızın yakılmasını bu kadar kötüleyen basının, hükümet yetkililerinin hemen hemen her yıl Ermenistan’da bayrağımızın yakılmasına neden aynı tepkiyi göstermediler? Gelecekte de gösteremeyecekler.

Bop’un planının bir parçası olan Suriye ayağında Bop Eşbaşkanından, onun hükümetinden, onun basın yayın organlarından Suriye’de yapılanlara tepki verebilirler ancak. Her sene sözde Ermeni Soykırımı iddialarının yıl dönümünde yakılan bayrağımızın haberi ufak puntolarla, dip köşe haberi.

Suriye’de yaşananlar elbette başka bir yazının konusu, hatta birkaç yazının konusu olabilecek boyutta. Ama bayrağımızın yakılması ile oluşturulmaya çalışılan kamuoyunun bilinçli olarak yapıldığını düşünmekteyim.

Olası bir Suriye ve ardından gelecek İran saldırısı, bu iki ülkeye en yakın Nato üyesi ve Bop Eşbaşkanı sıfatlarını taşıyan Türkiye’nin üzerinden yapılma planı uçuk değildir. Libya’da bombardımana öncülük eden Fransa’nın yerini, olası Suriye ve İran saldırılarında Türkiye’nin almayacağı ne malum.  Hangi Avrupa devleti kilometrelerce öteden bombardımanı gerçekleştirmek için gelebilecek? Saldırılacak ülkeye yakın bir askeri üst şart. Bu yerin ise Amerikan işgali altında olan Irak’tan çok Türkiye’de yapılması daha da önemli.  Neden mi. Çünkü plan sadece mevcut ülkelerdeki yönetimleri devirmek değil. Afganistan ve Irak’ta bunun olmadığını gördüler. Halk ayaklanmasını örgütleyerek ve o halkın gözünde değeri olan ülkenin önderliğinde yapılan operasyonların dünya kamuoyunda daha olumlu karşılandığını gördüler. İnsanların bu planın doğrudan işgalden farksız olduğunu görene kadar uygulamaya devam edecekler.

Arap dünyasında son yıllarda Türkiye oldukça model bir ülke konumuna geldi. Gerek Müslüman oluşu gerekse mevcut Müslüman devletlerden daha demokratik ve modern oluşu bu model görmenin en önemli argümanları. Birde buna batı’ya kafa tutan bir ülke imajı eklendiğinde idol olmama nedeni kalmadı.

Hepsini düşündüğümüzde Suriye’de yakılan bayrağımız sonrasında Suriye’ye karşı savaş naraları atan bir kamuoyu yaratılmak istendiğini görüyoruz.

Ülkemiz bu oyuna gelecek mi önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 16 Kasım 2011

Bak Sen!

Bak Sen!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan deprem bölgesi Van’a gitti. Hala daha başbakan’ın bölgede yaptıkları, söyledikleri konuşulmakta. Bende yandaş ve sünepe basının konuşmadıklarını yazmak istedim.

Başbakan Erdoğan depremden bu yana 2. Kez bölgeye gitti. İlk gidişi depremin hemen sonrasındaydı. Hatırlayalım Başbakan bölgeye gittiğinde, beraberindeki ekip ve kendi korumaları yüzünden arama kurtarma çalışmaları durma noktasına kadar gelmiş, Başbakan bölgeden ayrıldıktan sonra arama ve kurtarma çalışmaları tam anlamı ile görevlerini yerine getirebilmişlerdi.

Başbakan deprem bölgesine ikinci kez gitti. Ziyaretinin üzerinden 2 gün geçmesine rağmen hala daha birçok basın yayın organında Başbakan Erdoğan’ın birkaç saat kaldığı Van’da yaptıkları yazılmakta. Yazıların dili de bir hayli ilginç. Başbakan’ı eleştiren bir haber bile yok. Varsa yoksa bütün hataları Bakanların, bürokratların üzerine yıkıp Başbakan’ı zeytinyağı misali suçsuz çıkartmakta. Yine aynı yandaş, yalaka basının ülkenin herhangi bir yerinde herhangi bir devlet adamının gösterdiği başarıyı Başbakan Erdoğan’a mal ettiğini bildiğimizden Van’daki haberler oldukça yüzkarası geldi.

Başbakan Erdoğan Van’daki incelemeleri sonrasında seçim meydanlarındaymışçasına yandaşlarını toplamış, T.C. Başbakanlık otobüsünün üstüne çıkıp ‘’palavracı başbakanlardan değilim’’ demiş. Özellikle Libya’ya Nato müdahalesi ve Malatya Kürecik’e kurulacak Füze kalkanı üzerine sıktığı palavraları ve daha nicelerinin mimarı Erdoğan’ın böyle bir laf söyleyip kendini o kalabalığa alkışlatması, şov değil de nedir? Onlarca insanın öldüğü, yaralandığı, soğuktan titrediği hatta soğuktan donarak ölen bir çocuğumuzun olduğu Van’da incelemelerde bulunan bir Başbakan’ın yaptıkları, söyledikleri…

Başbakan Erdoğan’ın Van ziyareti sırasında içinde sobası yanan, sıcak yemek yardımı ulaşan bir çadırda vatandaş ile sohbeti düpedüz şovdur. Şovdur çünkü bölgede her çadır ısınmamaktadır. Hatta hala daha birçok insan çadırsızdır.

Başbakan Erdoğan Van’da çadır bölgesindeyken bir kadının kendisine ulaşmak istediğini ve başbakan korumaları tarafından itilerek düşürüldüğünü, hırpalandığını gördük. Gerçek oradadır. Sobası yanan bir çadır bulup orayı ziyaret etmek değildir. Gerçek makam arabanın arkasından koşan o kadının korumaların tarafından itilerek yere düşürülmesidir. Belli ki o kadının bir derdi var.

Ama yandaş, yalaka basın bunları görmedi. Daha doğrusu göstermek istemedi ülkeye… 

Biz ise bunları söylediğimiz zaman, o teyze başbakan’a derdini iletmek istediği zaman, halk çadır istediği zaman, gazeteciler ayakları çıplak çocukları gösterdikleri zaman, velhasıl kelam Akp’li olmadığımız için bizler eşkıya, provokatör, densiziz…  Bak sen!

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 14 Kasım 2011

Ömer Çelik’e Cevap

Ömer Çelik’e Cevap

Çok değerli vekilimiz Ömer Çelik (!) bizleri bir konuda uyarmakta.
Aslında yedirememiş bazı şeyleri kendine. Yazdıklarından öyle anlaşılıyor. Dün Chp’nin Başbakan Erdoğan hakkında verdiği gensoru önergesini yedirememiş. Twitter hesabından yediremediklerini yazdı bizlere.

Başbakan Erdoğan’ın Almanya’ya hareket ettiği gün Chp’nin Başbakan hakkında gensoru vermesi doğru değişmiş. Hatta bu zamanlama üzerine, durup bir düşünülmesi gerekirmiş.

Gerçi Başbakan’ın da hakkında verilen gensoruyu soran gazetecilere cevap olarak kale almaz bir tavır takınmasından sonra Ömer Çelik’in bunları söylemesi az bile.

Bir Başbakan nasıl olur da hakkında verilen gensoruyu önemli görmez. Ve iktidar partisi vekili nasıl olur da gensoruyu yanıtlamaktan kaçıp kıvırmayı seçer.

Gelelim gensoruya. Chp’nin Başbakan hakkında verdiği gensoru Alman Vakıfları üzerine. Bundan kısa bir süre önce Başbakan Erdoğan Chp’li vekillerin dolaylı olarak Alman Vakıfları üzerinden Pkk’ya para aktardığını açıklamıştı. Aslı olmayan bir iddia, gündemi değiştirmekten, çamur atmaktan öteye geçemedi. Hatta Akp’li belediyelerin de o bahsi geçen Alman Vakıfları ile çalıştıkları ortaya çıkınca konu Akp’lilerce kapatıldı.

Gün geldi Chp son derece haklı olarak hakkında çıkan çok ağır ithamlar üzerine Başbakan Erdoğan hakkında gensoru verdi.  Chp gensoruda son derece haklı çünkü iddia basit değil. Pkk’ya para aktarma. Böylesine bir iddianın üzerlerinde kalmaması için her yolu denemeleri oldukça normal.

Başbakan Erdoğan’ın Almanya ziyareti öncesinde Chp’nin Başbakan Erdoğan hakkında gensoru vermesinin altında bir şeyler aramak yerine haklı mücadelelerini görmeliyiz.

Ömer Çelik’e sorumdur; aslı astarı bulunmayan ve kendi partisinin içinde de o vakıflarla çalıştıkları ortaya çıkan Alman Vakıfları iddiasını ortaya atıp gerisini getirmemek hangi Başbakanlık vasıfları içinde kabul görülür ki?

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 2 Kasım 2011

HAKKIMIZ YOK!

HAKKIMIZ YOK!

Bu ülke vatandaşı olarak Van’a yardım yapmamaya, acılarını paylaşmamaya hakkımız yok.

Çanakkale’de çarpışan, İnönü’de düşman avlayan, Sakarya’da muharebede Sarıkamış’da düşmana bir kurşun sıkamadan donarak şehit olan, Antep’i Gazi, Maraş’ı Kahraman, Urfa’yı Şanlı yapan, İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırıp direnişi güçlendiren,  Ankara’da meclisi kuran, cephede çarpışan çocukları, eşleri, babaları için mermi taşıyan, çocuğunun üzerindeki giysiyi mermilerin üzerine seren analar, okullarını bırakıp cepheye gelen evlatlar, yeni doğmuş çocuğunu ülkesi için terk edip cepheye koşanlar, çarpışma sırasında ülkesini işgale gelmiş yaralı düşman askerine bile merhamet gösteren atalarımız varken,  ülkemizin kurtuluşunda ve kuruluşunda en ufak emeği olan Van, Diyarbakır, Bitlis, Artvin, Trabzon, Edirne, İzmir, Denizli, İstanbul, Antalya, Antep, Maraş, Urfa, Bursa, Sinop, Adana, Isparta, Afyon’lu şehitlerimiz, gazilerimiz bu vatanı bizler için kazanmışken bizim ayrım yapmaya hakkımız yok.

 Aramıza nifak sokanların oyununa gelip, Pkk’nın kuruluşundan bu yana 120 şehit veren Van’a sırt çevirmeye, görmezden gelmeye hakkımız yok.

Van’da deprem yaşanmışken %97 Bdp’ye oy vermişler diye, bu ülkenin kuruluşunda payı olan Van’lı şehitlerin, direnişçilerin çocukları, torunları varken, bölgede görev yapan onca Polis, Asker, Doktor, Öğretmen varken, her şeyden önemlisi bu ülkenin vatandaşı olan bir milyon insan yaşarken;  -Oh olsun, -İlahi adalet, -Hak ettiler, -Beter olsunlar demeye hakkınız yok.

Neye mi hakkımız var; insan olmaya ve kardeşliğimizi yüceltmeye…

Ayrım yapmaya hakkımız yok, geçmiş hataları insanların yüzlerine vurmaya hakkımız yok, birkaç beyinsiz için yorganı yakmaya hakkımız yok. Bu ülke bize hediye edilmediği için, mücadele ile, kan ile, çarpışma ile, fedakarlık ile bırakıldığı için öteki demeye hakkımız yok.

Çanakkale’de önce atına yedirip ardından atının dışkısından ayıkladığını yiyip ülkemizi kurtaran şehit veya gazilerimiz varken torunlarını yok saymaya hakkımız yok. Birbirimize sırt çevirmeye, kin tutmaya hakkımız yok.

Hakkınız yok depremden saatler sonra çıkarılan ve annesinin tükürüğü ile hayata tutunan 14 günlük Azra’ya sırt çevirmeye. Hakkınız yok kardeşliğimizi bitirmeye…

Sırf Kürt oldukları için Van’a sırt çeviren vicdansızlar utansın.  Bölgede görev yapan, ülkemiz geleceği için aydınlık nesil yetiştirme arzusu içinde olan 30 öğretmenimiz vefat etti. Bunca zaman sonra enkaz altından eşinin ve çocuğunun çıkarılmasını bekleyen polisimiz, enkaz altından ailesi çıkarılan subayımız, geleceğimiz olan öğrencilerimiz var. Siz hala daha sırf Kürt oldukları için, Pkk yüzünden bu insanlara sırt çeviriyorsanız enkaz altında olan, vefat etmiş olan Türk’lere bakın. Van Erciş’de ki Kırgız göçmenlerinin yaşadığı Ulupamir köyüne bakın.  Eğer anladığınız dil bu ise…

 Bu depremin kardeşliğimizi yıkmasına değil, kardeşliğimize kardeşlik katmamıza izin vermesi için çabalayalım.

Vicdansızların suratına bir tokat gibi insanlığı çarpalım.

Hakkımız yok öteki demeye, ayrı görmeye…

Can Poyraz / merhabaaydinlik.info / 26 Ekim 2011
Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 26 Ekim 2011



 1999 depreminden bir insanlık dersi.













Eğer buysa anladığınız; 1999 depreminde Diyarbakır Belediyesi öteki dememişti.

Gay Türk’ler Bunca Şehide Rağmen Mutlu Mu?

Gay Türk’ler Bunca Şehide Rağmen Mutlu Mu?

Son günlerde, hatta son dönemde yaşadığımız terördeki artış neredeyse her gün bir vatan evladını toprağa göndermemizle sonuçlanırken, ülkemizin hemen hemen her yerine ateş düşmüşken, bunca vatandaş sokaklara dökülmüş teröre lanet ederken, en demokratik diye lanse edilen ve terörden bir zamanlar çok sıkıntı çeken bir devletin en önemli dergilerinden biri; hain saldırıları en azından kınamak yerine, içimizi daha da acıtan bir tutum sergilemesi hangi insanlığa sığar? 

İngiliz The Economist dergisi, acımızın doruk noktalara ulaştığı şu günlerde ilginç bir haber yayınladı.
PKK’lılar için “isyancı” nitelemesinde bulunurken, haberinde şu yoruma yer verdi: “Her Türk, asker doğar” özdeyişinin Türk gayler için geçerli olmadığını savunan Economist, geylerin “cinsel anormallik” ve orduya uygun olmama gerekçesiyle mecburi askerlik yapmalarının “engellendiğini” belirterek; “(Türk geyler) kendilerini şanslı hissediyor olabilirler. Son zamanlarda ağırlıklı olarak güney doğudaki savaşlarını artıran bölücü isyancılar, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarafından alarm verici sayıda birçok Türk askeri öldürüldü.” 

İçimizin kan ağladığı şu günlerde, The Economist dergisinin böylesine utanç verici bir haber yayınlamış olması bize dostun düşmanın kim olduğunu gösterirken, devletimizin de dünyada Pkk’ya karşı lobi faaliyeti göstermediğinin açık bir göstergesi değil mi?

Bir ülkenin acısına böyle bir bakış açısı ve fikir hangi insanlıkla, ahlakla, habercilikle açıklanabilir?

Bu mudur sizin insanlığınız?

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 23 Ekim 2011

Duyurulur Hizbullahçı Olmakta Fayda var !


Duyurulur Hizbullahçı Olmakta Fayda var !

Uzuuuuuuuuuuuuun tutukluluk süreleri ülkemizin kanayan yaralarından bir tanesi.

Suçu belli olmadan, cezaevinde yatarken hastalanan, ölen, eşlerini veya yakınlarını kaybeden kısacası hayatlarından çalınan onlarca insan var bu ülkede. Bu onlarca vatandaşın başını da Gazeteciler, vatanseverler çekiyor bu ülkede. Ergenekon ve Balyoz davalarının başladığı günden bu güne yıllar geçse de hala daha karar çıkmadı. Kararı bırakın ne ile suçlandığını bile hala bilmeyen onlarca insan var.

Ülkemizdeki tutukluluk sürelerinin yıllarca uzaması, davaların bir türlü karara bağlanmaması kimi zaman suçsuz olduklarını bildiklerimizin hayatlarından çalarken,  kimi zaman ise suçlu oldukları kesinleşmesine rağmen zaman aşımından beraat eden katillerin aramıza karışması ile sonuçlanmakta.

Böylesine yanlış bir sistemin hâkim olduğu bir ülkede, her vatandaşın tutukluluk sürelerinin kısalması yönünde olumlu görüş belirtmesi gerekmektedir.

Sanırım buraya kadar hemfikiriz. Gelelim sonrasına.

Bir ufak çocuğun topunun ıssız bir eve kaçması ve çocuğun o evde öldürülmüş bir ceset ile karşılaşıp ailesine haber vermesi ile başlayan süreç, ülkenin dört bir yanında, sayfiye yerlerdeki veya şehir içindeki evlerde peş peşe yapılan kazılardan çıkan domuz bağı ile bağlanmış cesetlerle devam etmişti.

İnsanın kanını donduran domuz bağı vahşeti zanlıları bir bir yakalanmış ve Hizbullah Terör Örgütü Davası başlamıştı. Yaklaşık 12 yıldan beri süren dava da kısa bir süre önce tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmalar olmuş ve ardından o serbest bırakılan zanlıların izlerini kaybettirdiği de açıklanmıştı. Bugün ise örgütün Türkiye sorumlusunun da aralarında bulunduğu 6 sanık tahliye edildi.  Ve böylece Hizbullah davasının tutuklu sanığı kalmadı.

Tahliye edile sanıklardan Hacı İnan’ın söyledikleri ise en az tahliye edilmeleri kadar garipti; ‘’12 senedir F tipi cezaevindeydim. Cumhurbaşkanı, Başbakan olan zat ile 80 öncesi beraber çalıştık. Onlar da aynı ıstırabı yaşadılar. Doğulu olsalardı belki de benim yaşadığım durumu yaşayacaktı. Cumhurbaşkanı dindar. Ben ona karşı niye terör uygulayayım?’’

Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan hakkında söyledikleri ülkede gündem yaratacak cinsten olsa da, ülkede muhalif gündem kalmadığına göre…

Bir yanda domuz bağı, cinayetler.. Diğer yanda sehvenler ve iddialar… Eee. Devir Hizbullahçı olup tutuksuz yargılanma devri anlaşılan. Muhalif gazeteciler, siyasiler, Emekli veya Muvazzaf askerlere ise daha fazla tutuklu yargılama.

İşte 2011 yılında ülkemizdeki yargı sistemi üzerindeki  ana fikir ‘’Hizbullahçı olmakta fayda var!’’ anlaşılan…

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 18 Ekim 2011

O Fotoğraf ve Habertürk’ün Tirajı


O Fotoğraf ve Habertürk’ün Tirajı

7 Ekim 2011 sabahı Habertürk gazetesine bakanlar gözlerine inanamamıştı.
Gazetenin sür manşetinde, boşandığı kocası tarafından öldürülen Şefika Etik’in sansürsüz ölüm anı fotoğrafı vardı.

Ülkemizin en önemli sorunlarından biri haline gelen kadına şiddetin gelebildiği son noktaydı o fotoğraf. Tarif etmenin bile acı olduğu bir fotoğrafı Habertürk Gazetesi sürmanşetten yayınlamıştı.

O kadının çocukları ve ailesi hiç düşünülmemişti belli ki. Şiddetin yüzünü göstermek bu olmamalıydı savundukları gibi. Başta Fatih Altaylı olmak üzere birtakım kesim fotoğrafın suratımıza dank diye vurulmasını sağlıyor gerçeğin deseler de, pis oyunlardan başka bir şey olarak durmuyordu o acı fotoğraf.

7 Ekim de ve takip eden günlerde, gerek sosyal medya da, gerek ise yazılı ve görsel medyada inanılmaz bir tepki doğursa da o fotoğraf, boykot çağrıları yapılsa da, yırtılsa da televizyon kanallarında Habertürk gazetesi, eleştirilse de en ağırından köşe yazarları tarafından Habertürk gazetesi görünen o ki tirajından bir şey kaybetmemiş.

3-9 Ekim gazete satış raporuna göre Habertürk 5. Sıradaki yerini korumuş, 255.136 adet satmış ve geçen haftaya göre sadece 1.098 adet kaybı olmuş.

Rakamlar oldukça ilginç. Elbette bu rakamlar ayın yedisinde başlayan tepkileri çok yansıtmıyor olabilir ama iki gün boyunca gazetede küçümsenemeyecek bir düşüşün olmadığını da bizlere gösteriyor.

Tepki yağdırıp, kızsak da sanırım bu kimsenin umurunda değil. O kadar çok alışmışız ki şiddete, vahşice öldürülen bir anne bile tepki doğurtmuyor bizlere… Devlet acil müdahale etmiyor, halk olması gerektiği kadar ses çıkartmıyor bu şiddete ve her gün kadınlarımız ölüyor…

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 13 Ekim 2011

Dış Politika’da Gelemediğimiz Nokta

Dış Politika’da Gelemediğimiz Nokta

Siz dış politikada Akp hükümeti döneminde inanılmaz yollar kat ettik deseniz de bunun bir yalan olduğunu her geçen gün görebiliyoruz.

Kuzey Afrika’ya en büyük adaletsizliği, sömürüyü, zulmü yapan bir ülkenin Cumhurbaşkanı, yaklaşan seçimler öncesinde çıkıp ‘’ermeni soykırımı’’ ‘nı kabul edeceğini söyleyebiliyorsa, sözde dünyanın ve Avrupa’nın en demokratik, insan haklarına saygılı devleti olan Fransa geçmişte Cezayir’de yaptıklarını üzerine özür dilemiyorsa, hatta günümüzde ülkesindeki göçmenlere ve siyahi vatandaşlarına ikinci sınıf vatandaş olarak bakmayı devam ettiriyorsa bu bizim utancımızdır.

Cezayir olaylarında yaşanan, yaklaşık 1.5 milyon insan ölümünü soykırım olarak görmeyi bırakın olaylardaki sorumluluğunu bile kabul etmeyen Fransa, bu tip konuların tarihçilere bırakılmasının doğru olduğunu söylemekte. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, ülkesinde yaklaşan seçim öncesinde tarihçiliğe soyunarak Ermeni soykırımı iddialarını kabul edeceğini belirterek, 1915 olaylarını önümüzdeki günlerde sıkça gündeme getireceğinin sinyallerini verdi.

Biz dış politikada her geçen gün güç kazanıyoruz desek de, Fransa, Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde azımsanamayacak Türk nüfusunu koz olarak kullanamamaya devam ediyoruz.

Geçmişten günümüze, dış politika da değişen hiçbir şeyin olmadığına en güzel örnek soykırım iddialarını kabul etme tartışmalarının yaşandığı müttefik ülkeler olsa gerek.

Kendimizi kandırmaya gerek yok, bugün Amerika’nın asıl sahipleri Kızılderili yerlilerin kökünü kazıyanlar, Kuzey Afrika’ya kan kusturanlar, yıllarca sömürgeci olarak dünyaya zulüm eden devletlerin 1915 olaylarında bu kadar istekli olmaları, bizim dış politikada gelemediğimiz noktanın göstergesidir.

Dış politikada zafer kazanmak bir dakika diyerek popüler olan, emperyalist çıkarlar uğruna İzmir’i bombardıman üssü, Malatya’yı füze merkezi yapan zihniyetin becereceği iş değildir. Hele hele Davutoğlu misali, oynak merkezli dış politika ile kazanılması hiç mümkün değildir.

Dış politikada zafer kazanmak Lozan gibi olmalıdır. Net ve kararlı… 

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 8 Ekim 2011

Vatandaşa ZAM, Padişah’a Uçak

Vatandaşa ZAM, Padişah’a Uçak


Ardı ardına gelen elektrik ve doğalgaz zamlarından sonra, yaklaşan kışı kara kara düşünen vatandaşın halini devletin en yüksek maaşlarını alan, en iyi imkanlarını kullanan ve o mertebeye de ‘’halk adamıyız’’ kandırmacası ile gelen vekillerimiz, bakanlarımız, bakanlarımızın başı veya cumhurun başı pek bilmez.

Konutta %9.58, sanayide %9.12 artan elektrik, konutta % 12.2 - 14.3, sanayide % 13.7 – 14.3’lükl zamların düşündürdükleri ise hiç bilinmez.

Tam bir tüketim toplumu olan ülkemizin cari açığı en büyük ekonomik sorun. İktidarı döneminde bir tek fabrika açmayan Akp hükümetinin cari açığı çözme girişimleri ise vergi, vergi, vergi…

Elektrik ve doğalgaz’a yapılan bu zamlara da bu açıdan bakmak gerekiyor. Cumhurbaşkanı’nın değimi ile Kronikleşen cari açık sorunumuzun reçetesinde ‘’daha fazla halkı sömürmek’’ yazıyor anlaşılan.

Elektrik ve doğalgaz’a kış öncesi yapılan bu zamların hemen hemen tüm ürünlerde fiyat artışı yaratmaya başlayacak. Hatta başladı bile…

Vatandaşa yapılan bu zamlardan hemen sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yeni uçak alınıyor olması da bir hayli ilginç. Başta Başbakan ve Cumhurbaşkanı olmak üzere devlet büyüklerinin kullanımına tahsis edilen Ana, Ata, Gap ve Dap uçakları dururken, dünyanın içinde bulunduğu ekonomik kriz, ülkemizin içinde bulunduğu cari açık gibi tehlikeli günlerden geçerken, devlet büyüklerimizin yaptığı bu israf niye?

Başbakanlık mevcut uçaklarındaki koltuk sayısını yetersiz bulmuş. Seyahatlerde daha fazla yandaş’ı devlet taşısın diye. Yakıt ikmalsiz transatlantik uçuşlar gerçekleştiremiyormuş. Sanırım Amerika’ya gidiş geliş kolaylaşsın gibi bir düşünceleri var.

Başbakanlıkça alınacak Airbus A330 model uçağın fiyatı 200 milyon dolar. Siz birde bu rakama Vip donanımları ekleyin.

Asgari ücretin 658 lira olduğu ülkemizde elektrik ve doğalgaza yapılan zamlardan sonra Başbakanlığın milyon dolarlık uçak alacak olması, bu hükümetin de halkı sömürdüğünün en açık göstergesi değil mi?

10 yıllık Akp hükümetince ülkemizde yeni bir ‘’gösteriş meraklısı’’ burjuvazi yaratılmadı mı?

Birileri siyasete başlarken giydikleri o yırtık ayakkabıyı atılıp yerine ayakkabı gardırobu yaratılırken, halk ise yırtık ayakkabısını yamamaya mahkûm bırakıldı. İşte bunun en açık örneği; üç günde yaşanan üç örnek. Elektrik ve doğalgaz’a zam, Başbakan’a milyon dolarlık uçak…

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 3 Ekim 2011

"Terör örgütü görevini yapıyor…’’ Ve medya da


"Terör örgütü görevini yapıyor…’’ Ve medya da

Siirt Pervari ilçesinde düzenlenen ve 5 askerimizin şehit düşmesine neden olan saldırı sonrasında, Amerika’da bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan olayla ilgili ilk açıklama geldi.

''Maalesef terör örgütü vahşetini devam ettiriyor. Ben size ikide bir bu tür değerlendirmeleri yapmayı da doğru bulmuyorum. Tabii o görevini yapıyor, biz de bunun karşısında görevimizi yapmaya devam edeceğiz. Üzerinde yoğun bir şekilde duruyoruz. Arkadaşlardan detayları henüz almadım. Türkiye'ye döndükten sonra değerlendirmelerimizi yapıp ona göre adımlarımızı atacağız''

Başbakan’ın hazırlıksız yaptığı açıklamalarda nasılda manasız ve acı gaflarda bulunduğuna defalarca şahit olduk. İşte bugün 5 şehidimizin ardından yaptığı açıklamada bunlardan sonuncusu.

Bir başbakan, ‘’size ikide bir bu tür değerlendirmeleri yapmayı da doğru bulmuyorum’’, ‘’ Tabii o görevini yapıyor’’ gibi cümleler nasıl kurabilir?

Başbakan Erdoğan bu açıklamayı yaptığı sırada manşetlerden; ‘’Terör örgütü görevini yapıyor’’ ifadesi geçmiş ve açıklama yer almıştı. Çok değil birkaç dakika sonra ‘’Tabii o görevini yapıyor’’ ifadesi manşetlerden inip haberin detaylarına düştü.

Bir ülkeyi liderler kadar basın da yönetir. İşte bu gerçeğin ülkemizdeki diktasına bir kez daha şahit olduk. Dakikalar içinde manşet olabilecek türden vahim açıklama, haber detayına kadar indi. Çok okumayan milletim manşetlere şöyle bir göz atarken bu ifadeyi göremeyecek ve bu ifadeye verdiğimiz tepkiler havada kalacak ne yazık ki.

Yıllardan beri Akp karşıtı medyaya karşı mücadele propagandası yapılsa da aslında Akp karşıtı medyanın da kalmadığını biliyorduk. Gece gece ise bir kez daha şahit olduk.


''Pkk görevini yapıyor'' diyen Erdoğan'dan sonra, bende diyorum ki; ''medya da görevini layıkıyla yapıyor''…
Halka istenileni servis eden medya yok olmaya mahkumdur.

Can Poyraz / kemalistgenclik.com / 29 Eylül 2011

Şark Kurnazlığı; Bıyıklı Kedi

Şark Kurnazlığı; Bıyıklı Kedi

Ankara’nın logo sorununu bir çözemedi Melih Gökçek; tıpkı yağmur yağdığında göl olan Ankara’nın alt geçitleri gibi. Hep bir sıkıntı, yenileme ihtiyacı.

Ankara’nın en bilindik, göze hoş gelen, anlamlı logosu Hitit Güneşi’ydi. Her ne hikmetse bu logo değiştirilme ihtiyacı doğurup değiştirildi. Yerine tabanının milli ve dini duygularına hitap eden minareli ve ay-yıldızlı logo getirildi. Çokça İstanbul Büyükşehir Belediyesi logosuna benzeyen bu logo da, bol tartışmalı dönemden Gökçek korumasıyla çıkmış olsa da değiştirildi.

O zamanlar din, cami, bayrak düşmanı diye yaftalanan, minareli logo karşıtları İstanbul’un logosunu anlamlı buluyorlardı.  Zaten sorun da minare veya ay-yıldız değildi ki. Ankara’ya has Hitit Güneşi’nin kaldırılmasıydı.

İşte gün geldi yaftalayanlar o minareli, ay-yıldız’lı logoyu kediye çevirdi. Ankara kedisi…

Bir başkente yakışan bir simge değildi bu kedi. Ama Gökçek istedi.

Kısa bir süre önce, Ankara 7. İdare Mahkemesi, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi kararıyla alınan kedili logo kararının iptali istemiyle açılan davayı reddetti. Danıştay 8. Dairesi ise Ankara 7. İdare Mahkemesi’nin kararını bozarak, Ankara’nın ambleminin “Hitit Güneşi” olduğuna karar verdi.

Tabi Danıştay’ın bu kararını beğenmeyen Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek; ‘’Amblemimiz asla ‘’Hitit Güneşi’’ olmayacak’’ demiş ve kafasındaki düşüncelerin ipuçlarını vermişti.

Ve yeni logo tanıtıldı. Danıştay’ın iptal ettiği logoya, bıyık eklenerek yapılan logo Ankara’nın yeni logosu oldu. Ve Melih Gökçek bir sonraki mahkeme kararına kadar dediğini yapmış oldu.

Mahkeme yeniden karar alır ve Melih Gökçek kendine has sorun çözme politikaları ile bu logo nereye kadar gider açıkçası pek kestiremiyorum. Şimdi sadece suratı olan kedinin vücudu da olur mu, orasını ilerleyen günlerde; belkide Ankaralılar sayesinde ilerleyen yıllarda göreceğiz.

Koca bir ülkenin başkentinin logosu nasıl olur da böyle basit, zevksiz bir şey olabilir açıkçası anlam veremiyorum.

Kısaca Başkan istedi oldu. Bakarsınız bugün elinde kedi ile demeç veren Gökçek’e yarın bir kedi saldırır ve o günden sonra Gökçek kedilere savaş açar, o zaman da başka bir zevksiz logo bulur.

Can Poyraz / kemalistgenclik.org / 17 Eylül 2011